ASMAZLAR EVİ (AŞAĞI EV): ŞEHİR-BEYBAĞI HAKKI ASMAZ

Aile büyüklerimin anlattıklarına göre atalarımız Rusya’nın Kazan Türklerindenmiş. Türkiye’ye üç kol halinde gelmişler, bir kol Trabzon’a, diğer kolu bilmiyorum; bizimkilerde Eskipazar’a yerleşmişler. Eskipazar’ın İsmetpaşa (Hamamlı) mevkiinde dokuz ocak değirmen yaptırmışlar; hayvancılık, tarım ve kerestecilikle uğraşmışlar. Hanımninem Fatma (1853-1963), ilk gelen büyüklerimizin İsmail Ağa, Mehmet Ağa, Mustafa Ağa olduğunu söylerdi.

Rusya’da Ağsımazlar diye bilindiğimizden dolayı Asmazlar soy ismini almışlar. Safranbolu’da şimdi ismi Turing Asmazlar Konağı olan zamanın beyi Hasan Çavuşoğlu Hüseyin Ağa’nın bağlık bahçelik evinin satılacağını duymuşlar; burayı alıp yerleşmişler. Konağın aile arasında ismi ‘Yukarı Ev’dir. Semtte bu beyden dolayı ‘Beybağı’ diye isimlendirilmiştir.

Aile büyüyünce konağa eşdeğer ikinci Asmazlar Evi’ni (halen oturduğumuz evi – ‘Aşağı Ev’) Bulak Köylü ustalara yaptırmışlar. Kardeşler sadece ev olarak ayrılmışlar; kızlar ise aynı mahallede aynı evlere gelin gitmişler.

1900’lü yıllarda Kastamonu’nun Daday ilçesinde Macar malı istimli kereste katrağı kurarak keresteciliğe başlamışlar. Bu yıllarda orman alanlarını devletten kiralayıp; kesim, yıkım, nakliye ve biçme işlemlerini; bakım ve korunması sorumluluğunu da üstlenmişler. Zamanla rekabet ve hasımlık sonucu fabrika bir iki kez yanmış ya da kundaklanmış. Ürettikleri keresteyi Ankara’da açtıkları depoda satışa sunmuşlar.

Amcazademiz Hacı Sabri Asmazoğlu 1930’lu yıllarda Ankara’da otel inşasına (Turist Otel) başlamış ve turizme girmiş dolayısıyla kerestecilik ikinci plana düşmüş… İki konağın arasına bir ev daha yaptırmışlar; yukarı ev bu suretle boş kalmış. Soy kütüğünden de anlaşılacağı gibi evlilikler aile arasında olmuş. Babam ve ben evliliklerimizi aile dışından yaptık.

Ailemin yedinci kuşak erkek evladıyım. Hanım ninem Fatma, dedem Mustafa Sadık, babaannem Huriye ile yaşamak nasip oldu. Babam 1917, amcam Saffet Mustafa 1914 doğumlu idiler. Babam ceviz uru (tomruk) ticareti ve kamyonculuk yapmış, Ankara’daki Amcazademiz Hacı Sabri Asmazoğlu’nun otelinde bir süre yönetici olarak çalışmış. 1966 yılında Zonguldak İl Genel Meclisi üyeliğine seçilmişti.

Annem Göverenli mülazım Mehmet Göker ile Hatice Göker’in kızıdır. Dedem Mehmet Göker, Çanakkale, Yemen, 1. ve 2. İnönü Savaşları’na katılmış, yaralanıp Yunan’a esir düşmüş; Atina’da hastanede yatmış, esir değişimiyle yurda dönmüş, mülazım (Üsteğmen) rütbesiyle malulen emekliye sevk edilmiş ve Kirkille’ye yerleşmiş.

Babaannem Hatice Göker ile evlenmiş dayım Muhan Göker (1926-2010) ile annem Gültekin Asmaz (1934-2000) dünyaya gelmişler.

Annemin ailesi Safranbolu’da Mülazımlar diye bilinir. Babam İsmail Hakkı Asmaz ile 1951 yılında evlenmişler. Dedem Mehmet Göker 1953, anneannem Hatice Göker 1995 yılında vefat ettiler.

Asmazlar Evi’ne Beybağı Sokağı’ndaki görkemli ve iki taş kemerli bahçe kapısından girilir. Aşağı kapının kilit taşında hicri (1293) yılı miladi (1877) , altında 9 kapı numarası ve maşallah simgesi yazılıdır. Yukarı kapıda ise kilit taşına 8 yapraklı bir çiçek bezemesi işlenmiştir.

Aşağı kapıdan önce bahçeye sonra da ikinci bir kapıdan evin hayat bölümüne girilir. Hayatta (zeminde) iç ahır ve bahna vardır. Bu ahır sağmal hayvanların bağlandığı yerdir. Hayattaki üç adet odun koruna eskiden odalarda ve ocaklarda ısınma ve yemek pişirmek için kullanılan ayıkulağı şeklinde kesilmiş odunlar dizilirdi. Eşek ve hayvan yükü ile alınıp yazdan korlara dizilip kurumaya bırakılan odunlar, muşabaklar açık olduğu için hayata soğuğun girmesini kısmen önlerdi.

Önceleri hayatta boy ambarı, orta ambar ve kuzuluk ismi verilen üç ambar vardı. 1960 yılında iç ahır iptal edilip bahçeye yeni bir ahır yapılırken; boy ve orta ambarların kerestesi kullanıldı. Sadece kuzuluk yerinde duruyor. Bu ambar üç gözlüdür, bir gözü 18 teneke buğday alabilir. Hayatın arka tarafında kapalı bir çamaşırlık, kazan ocağı ve taş şarapbana (üzüm çiğnemek için taş havuz) vardır. Bitişiğinde ise yukarı kapıdan girilen ve konukların hayvanlarının bağlandığı bir ahır daha bulunur.

Hayattan birinci (orta) kata çıkışta dört adet taş merdiven ile zemini taş bir alana girilir ve burada ara kapı bulunur. Bu taşlık alanın sağında küçük yem ambarı,  solunda bir aydınlık tömeği vardır. Dört ahşap basamakla çıkılan sahınlıkta iki gözlü ambar bulunur. Sekiz basamaklı ve iki yanında trabzanlı merdivenle birinci kata ulaşılır. Bu kat haremdir. Büyük bir sofa şeklindedir. Merdiven başının tam karşısında çift kanatlı ve kündekarı bezeli selamlık kapısı bulunur. Sofanın merdiven girişine göre sağ tarafında iki oda (misafir-hanımnine);sol tarafında bir oda (mutfak), tuvalet, hemen yanında dönme dolap vardır.

Görkemli selamlık bölümünün girişe göre sağındaki efendibaba (dede) odasında iki dolap, bir yüklük ve gusülhane, bir ocak ve odun sobası üstünde suluk bulunur. Bu odanın tavan süslemesi çok güzeldir. Karşısında erkek misafir için kahve ocağı ismi verilen bir oda vardır. 4x4x1,7m.boyutlu havuza aslanağzı musluktan paşa suyu akar. Havuzun üç tarafı sedirle çevrilidir. Sedirlerin karşılıklı iki kısmı yine ambar olarak düzenlenmiştir.

Mutfakta üç bölümlü büyük bir ocak vardır. Kazan ve tava ocağı birinci bölümde; tencere ve benzeri kaplar ocağı yanındaki bölümde, ekmek ocağı üçüncü bölümdedir. Burada yufka ekmeği, saç bükmesi, yağlı ekmek, yoğurtlu(torba) bükme, bayramlar için baklava ve su böreği yapılırdı.

Ocaklarda oluşan islerin giderilmesi için haftada bir ocak toprağı  (ak toprak) bulamaç haline getirilip bir çaputla ocağa sürülerek sıvanırdı. Odunda pişen yemeklerin tadı ve lezzeti şimdinin modern mutfak aletleriyle pişen yemeklerden daha nefis olurdu. Mutfaktaki bakır kaplar (tencere, tava, sahın, maşraba) yılda bir kez kalaylattırılıp kullanılırdı.

İkinci (üst) kata sağda ve solda bulunan merdiven ile çıkılır. Orta sofa denilen burada ikişerden dört tane boy ambarı vardır. Buradan sağı ve solu trabzanlı bir merdiven ile geniş sofalı üst kata ulaşılır. Sofada dört oda (sedirsiz oda-sedirli oda-elma odası-gelin odası) bulunur. Odaların ve sofanın tavan ve ahşap işçiliği farklıdır. Her odayı değişik ustanın yaptığı anlaşılmaktadır. İzolasyonu olduğu için orta kattaki odalar daha iyi ısınır. Üst katın tavan arası izolasyonuzdur. Kışın serin, yazın sıcak olur. Çatı on sekiz bin adet oluklu kiremitle örtülüdür ve kiremitlerin altı ahşapla kapatılmıştır. Evimizin toplam kullanım alanı bin metre karenin üzerindedir ve üç cephesinde sofa çıkması bulunmaktadır.

Ben Kasım 1952’de bu evde doğdum. Doğumumun ilk yıllarında hanımninem tarafından çok pohpohlanarak büyütülmüşüm. Herhalde evin geç evlenen altıncı kuşak oğlu babam (İsmail Hakkı’nın)  ben yedinci kuşak oğlu Hakkı Asmaz olarak yani bacayı tüttürecek tek oğlu gördükleri için olsa gerek ninem beni çocukluğumda kötek ile beslerdi. Kötek kuvvet macunu diyebileceğimiz bir karışımdı (kabuğu ayıklanmış kavrulmuş badem, tereyağı, pudra şekeri, Hindistan cevizi, çeşitli baharatlar, miyane ve şeker dibekte dövülerek elde edilirdi). Ayrıca kabukları soyulmuş kabak çekirdeği de cebimden eksik olmazdı.

Dört yaşımda dört aylık on günlük iken Kuran-ı Kerim harflerini hoca efendinin huzurunda ezbere söyleyerek besmele çektirildim. Aile büyüklerimin duydukları gurur ve mutluluğu şimdi anlatmam mümkün değildir.

Gelenek olarak eskiden tekli yaşlarda (üç, beş, yedi, dokuz gibi) sünnet olunurdu. Ben beş yaşımda erkekliğe adımımı attım. O zaman sünnet merasimi ailelerin maddi durumuna ve imkânlarına göre yapılırdı. Benim sünnet merasimimde yakın akrabalarım ve komşularımızın çocukları da sünnet oldular. Evimizin üst katında özel oda hazırlandı. Krapon kâğıtları ile süslendi. Annemin parlak ve güzel el işleri, dantel, beyaz iş ve etamin üzerine işlendiği motifli yorgan, yastık ve yatak çarşafı hala gözümün önündedir. Süslenen atlara elimizde kama ya da kılınçla binip,  sokaklarda gezdirildik. Dellal İbrahim Amca beni sünnet olurken kucağında tuttu ve yatağıma yatırdı.

6 yaşında kayıtsız olarak evimizin karşısında oturan ilkokul öğretmeni Übeyde anne beni Gümüş İlkokulu’na getirdi. 1959 yılında ilkokula başladım. İlk çocukluk yıllarım hanımnine, babaanne, dede ve aile büyüklerimle çok güzel geçti. 1961’de kız kardeşim Lütfiye doğdu. Çok sevindik. Ancak dedem (1961), hanımninem (1963) yılında peş peşe aramızdan ayrıldılar. Evimizin iki temel direği çökmüştü. Huriye babaannem ailemizin tek büyüğü olmuştu.

Dedem, Cumartesi günleri beni Çarşı’ya getirirdi. Kuyu kebabı ve döner meşhur idi. Ahçı Ali ismiyle anılan lokantacıda önce kebap; arkasından tulumba tatlısı, revani; simitçi Kocaoğlan’dan un kurabiyesi ve beze (yumurta akı ve şeker) yedirir; çoğu kez kıraathanede çalışan Hakkı Amca ile eve gönderirdi.

Kışlık et ihtiyacımız yaza girerken planlanırdı. Her aile ekonomik durumuna göre bir büyük baş hayvan ya da bir küçükbaş (erkeç) kesip kıyma, kavurma, sucuk ve pastırma yapardı. Pastırma bir nevi çemensiz kuru ettir. Hayvanların sakatatları olan işkembe, kelle ve paçalar (demircide ütülenip) temizlenip işkembe ile beraber sirkeli kelle (kelle, paça, işkembe, sarımsak, sirke ve miyana) yapılırdı. Bunlar tencere ve taslarda muhafaza edilirdi. Bunların uzun süre bozulmadan durması üstündeki bir santim kalınlığındaki yağ tabakası sayesinde olurdu.

Kasabamıza özgü yemeklerden en ünlüsü bütün etti. Kemikli et bir tencereye konur, kapağı hamurla sıvanır yemek pişme süresince kapak bir daha açılmazdı. Bir nevi düdüklü pencere de gibi pişerdi. Ayrıca köftelik, külbastılık, dolmalık gibi parça etler önce ağaç bir künde üstünde iki yüzü keskin satırla doğranır, kıyma haline getirilirdi. Yaprak dolması bu etle yapılır, lezzet ve tat bakımından zengin olurdu. İçine konan bir parça koyun kuyruk yağı lezzeti daha da artırırdı. Genellikle parça et ve kıymalık et için erkeç eti kullanılırdı.

Evimizde kış aylarında ısınma her odanın kendine özgü sobası ile olurdu. Ailenin ortak kullandığı odada Kesimoğlu yapımı kömür sobası, mutfakta güzine, ebeveyn odalarında odun sobası bulunur ve ısınılırdı.

Komşu gezmelerinde körebe, yüzük gibi oyunlar oynanır, radyodan skeçler dinlenir, babaannem dantel örer, annem beyaz iş yapardı.

Eskiden yerli aileler yazlık ve kışlık olarak adlandırdığımız Şehir ve Bağlar’da konaklarlardı. Fakat biz Asmazlar hem yaz hem de kış Şehir’de otururduk. Çünkü yirmi dönümlük bahçemizde her şey vardı. Bu nedenle Bağlar’a göçmezdik. Bakımı ve koruması zor olduğu için 1969 yılında sattık.

Çok yerde tarlalarımız vardı. Ekim ve biçimini ortakçılara yaptırırdık. Ortakçı bize haber yollar, tarlanın hasadına başlayacağı günü söylerdi. Hava şartları ve tarlanın büyüklüğüne göre harman 10-15 gün sürerdi. Her gün akşam tarlaya gidilir, o günkü ‘çeç’ (buğday, arpa, yulaf) bölünür, paya düşen ürün atlarla veya at araba, kağnı gibi taşıtlarla eve taşınırdı. Tınar savrulduktan sonra biriken saman urgan ile ölçülüp ortasına diyren saplanarak ikiye bölünürdü. Tarla sahibi ile ortakçı kendi payına düşen samanı hararlara (büyük kıl ya da kendir çuval) basar; imkânı olan 4 tekerlekli yanları çubuklu saman arabasına yükleyerek samanlığına boşaltırdı. Harman hasadının son günü tarla sahibi tarafından cibinlik kurulur yemek ziyafeti çekilirdi. Tabii ki bu da harman yerinde hep beraber yemek yenerek gerçekleştirilirdi.

Genellikle yaz ve kış aylarına girerken havuzları temizler ve yıkardık. Bu temizlik sırasında kesinlikle süpürge kullanılmaz, önce havuz içinde gezilerek çamur ve melhe (su açık ark sistemi ile geldiğinden biriken tortular) çampalanarak temizlenirdi. Yaz temizliği Nisan ayının sonunda yapılırdı. Bu temizlik esnasında havuza girer yüzerdik.

Asmazlar Havuzlu Konakları’na ve kasabamızda bulunan mahalle aralarındaki hayrat çeşmelere, İzzet Mehmet Paşa Camisi ve hamamlara gelen suyun adı Paşa Suyu’dur. Bu suyun kasabamıza taksim yeri de bizim yukarı evin karşısında idi. 1974 yılındaki yol genişletilmesi esnasında taksim yeri iptal edilip Turing bahçesine su kulesi yapıldı. Taksim de üç kol bulunur. Bunlardan bir kolu Kayadibi tarafına,  bir kolu eski hükümet ve jandarmaya, bir kolu Şehre (eski Çarşı’da hamam ve cami şadırvanlarına) ve Asmazlar havuzlarına su verirdi. Yukarı evdeki havuzun altı masura, aşağı evdeki havuzun dört masura su hakkı vardı. Su ölçümleri hafızamda kaldığı kadarıyla şu isimlerle tanımlanırdı.

Masura, parmak, çuvaldız, ayak ve sebil gibi. Sular poyralarla evlere ve işyerlerine çeşmelere dağılır, muhtelif yerlerde su taksim yerleri bulunurdu. Suyollarının bakım ve onarımı belediyemizce yaptırılır, özel mülkiyet sahipleri suculara ücret ya da hatırla tel saldırıp poyralara yerleşen ağaç, kök ve çamuru temizlettirilirdi. Buda kış aylarının çıkışında yani baharın yaptırıldı.

Bu su şehrimizin içme suyu (Terkos)  gelene kadar içme ve kullanma suyumuzdu. 1956 yılında Terkos Suyu bağlandıktan sonra Paşa Suyu kullanım suyu oldu. Her iki suyun kaynağı Hizar’dadır. Paşa Suyu kaynaktan açık ark; İncekaya Köyü tarlalarından ve İnce Köprü’den Şehre kadar ise kapalı algun şeklinde gelir.

Amcazademiz Hacı Sabri Asmazoğlu’na (1890-1978) ait Yukarı Ev’den de bildiğim kadarıyla söz etmek istiyorum. Taş kemerli kapısının kilit taşında hicri 1246, miladi 1830 tarihi yazılıdır. Tamamı kesme taş üzerine ahşap çatkılı ve zemin üstü iki kattır.

Safranbolu’da belli evlerde havuz vardır. Bu konaktaki havuz 6x6x2 metredir. İlk yapılışında havuzun üst kısmına gelen bölüm geniş bir salon olarak bırakılmış, oda bölme yerleri ayrılmış fakat bölmelerin arası doldurulmamış.

Asmazlar Ailesi eskiden Demir Çelik Fabrikaları’nın bulunduğu yerde ve Babuc, Hamzalar’da çeltik tarımı (pirinç) yapmakta imiş. Pirinç tarımında ürünün gölgede ve havadar yerde kurutulması gerektiği için bu büyük konağın havuzun üst kısmına gelen yerlerin pencereleri açık bırakılıp kapçıklı çeltik burada kurutulur, ambarlara, kapçıklı olarak doldurulur ve uzun süre bu şekilde muhafaza edilirmiş.

Büyüklerimizin kesin tarihini anımsayamadıkları bir yılda ilçemizde büyük bir deprem yaşanmış, Hacı Sabri Asmazoğlu havuzun üst kısmındaki ahşap bölümü söktürüp, bu bölümü tek kata düşürmüş.

Aile büyüklerimiz zamanla büyüdüğü için hemen altında ki bizim evi, ardından ortadaki evi yaptıkları için bu yukarı ev uzun süre boş kalmış; yıllarca tekel deposu olarak hizmet vermiş.

1976 yılında Amcazademiz Hacı Sabri Asmazoğlu tarafından zamanın Belediye Başkanı Kızıltan Ulukavak’ın da katkılarıyla Çelik Gülersoy beyin yönetim kurulu başkanı olduğu Turing Otomobil Kurumu’na satılmıştır. Burası bizim ve Safranbolu’nun gözbebeğidir.

Biz aile olarak her zaman Yukarı ve Aşağı Asmazlar Evleri’ni Safranbolu’da gezi evleri ve müzeler açılıncaya dek herkese açtık. Televizyon çekimleri yapıldı. Devlet büyükleri ve konukları burada ağırladık. Rahmetli babam ve annem gönüllü turizm elçisiydi.

Ben ve ailem (eşim Şerife, büyük oğlum İsmail Hakkı, ikizlerim Umut ve Mustafa) sahip olduğumuz evi yaşatmak ve ayakta tutabilmek amacıyla yoğun çaba harcıyoruz. İçinde insan yaşamazsa bu evler çöküp viran hale geliyor. 2000 yılında altı ay ara ile kaybettiğim anne ve babama, bize bu mülkü bırakan atalarımıza Allah’tan rahmet diliyorum ve babamın ve annemin izinden yürüyerek ilçemizin tanıtımına katkıda bulunuyoruz. Safranbolu’yu, hemşerilerimizi, konuklarımızı ve evimizi çok seviyoruz.

Aytekin Kuş

2011