Miras Şehri Mirasını Yedi mi?

Miras Şehri Mirasını Yedi mi?

6-6

Son üç yıldır oğlum, beş kedi, iki köpek, domates biber ve börtü böcek Safranbolu – Eflâni arası mekik dokumaktayız. Orta ikiden Ankara terk; kaldığımız sınıflarını burada geçmeye çalışıyoruz hayatın.

Safranbolu’da hayat kalabalık bir şehirde çamur rengine bulanmış yüzler, arabalar ve fikirlerle yaşamaktan daha kolay. İnsan yüzü bile fark edilmek için daha az makyaj gerektiriyor burada.

Sadık yâriniz daha betonsuz, her ne kadar asfaltlar çakıllı olsa da. Gökyüzü Mikelanjelo tablolarındaki gibi mavi üzerine beyaz bulutlu güneşli havalarda. Yol kenarındaki ağaçlarla arkadaşlık edebilirsiniz biraz daha yakından bakınca. Her sabah selamlaştığım bir tanesi budanınca, “Ne kadar güzel olmuşsun saçlarını kestirince” deyiverdim de, Allah’tan gülümsedi bana.

Gülümsemeyenler de var ama içlerinde. Mesela Kıranköy’den Eski Çarşı’ya inen asfalt yol. Bunca zamandır ağırlamakta iken Safranbolu’ya gelen misafirleri, yükü ağır olmalı ki bükülmüş beli. “Kenarımdaki koskoca Dünya Miras Şehri yazısından da mı utanmadılar da” der sorar her gün, “asfaltlamaya benden başlamadılar şehri?”

1970’lerin başından beri Safranbolu’nun macerasını anlatan ‘Geçmişteki Geleceğimiz Safranbolu’ belgeselini seyrettiğimde üzerinden defalarca geçtiğim o sokakları ve onları koruyanları hem bir kez daha yâd ettim hem de öfkelendim. Çünkü 70’li yıllarda başlayan koruma çabaları, 80’li yıllarda aslına uygun yeniden yapılanma ile devam ederken, 90’lı yıllarda tavan yapan bir turizme kaynak olan evlerin saltanatı, 2000’li yıllar bitip de 2011’e geldiğimizde artık sinüs eğrisi gibi inişe geçmiş bence.

Bunları nerden çıkarıyorum?

“Garibim namıma Kerem diyorlar
Aslı’mı el almış haram diyorlar
Hastayım derdime verem diyorlar
Maraşlı Şeyhoğlu Satılmışım ben”

Turizmci değilim namıma turist derseniz eğer, mevsimi denize bağlı olmayan böyle bir şehrin 23 Nisan, 19 Mayıs ve 30 Ağustos’larda dolup taşması ama kışın adeta kış uykusuna yatması beni üzüyor.

Duvarlarından tarih çağlayan konakların pencerelerinden güzelim fasıl şarkılarının nidaları ile ud, keman, kanun sesleri çağlamaması beni üzüyor. Yurdumun güney illeri kötü müzik, kötü yemek, kötü içmek ve kötü yapılaşma ile turiste turist demez iken gençleri kendine çekebilecek bir barlar ve kafeler sokağı olmaması beni üzüyor.

İşletmeci değilim namıma müşteri derseniz eğer, 13 – 23 yaş grubu sanal ortam, sanal müzik, sanal görüntü ve sanal ilişki bağımlısı bir gençliği şehrinize çekebilmek için ‘beyaz güzel eski evler’den daha fazlasını sunmanız gerekecektir. Çünkü iletişim ve teknolojinin bu denli gelişmediği zamanlarda herkesin görmeye geldiği açık hava müzesi kent artık iki boyutlu görselliğini internet ağında eskitmiş durumda. Gençler ve daima genç kalanlar için netten görebilecekleri bir yerden ibaret olmak yerine, şehrin ismine bir üçüncü boyut eklemesi lazım.

Safranbolu’nun bir fotoğraflar silsilesi değil nabzı atan bir şehir olması lazım

Önce çevre ilçelerle işbirliği yaparak artık alışılagelmiş Batı Karadeniz gezilerinin ezberini bozmak gerekir. Yenice ormanları ve yürüyüş parkurları, Safranbolu – Eflâni Katır Yolu gibi güzergâhlar artık nefes alamayan büyük şehirlerden yöremize ‘bir nefes sıhhat’ bulmaya gelenler için mükemmel birer rota olacaktır.

Eflâni’de şehir merkezinde bulunan han sonunda kamulaştırılmış, artık aslına uygun olarak yeniden yapılandırılmayı beklemektedir. Sonunda misafirlerimize Eflâni’de bizzat halkın yetiştirdiği hindilerden yapılan Bandırma’yı güzel ve tarihi bir ortamda ikram edebileceğimizi umuyorum.

Eflâni Yolu üzerindeki Çalıkahvesi’nde bulunan ve köye adını veren kahve; 70’li yıllardan kalma AYGAZ tabelası, tahta iskemleleri ve masalarıyla içeriden her an Müzeyyen Senar’ın sesinden ‘Kimseye etmem şikâyet’ şarkısının notaları fırlayıverecekmiş gibi görünüyor.

Eflâni’deki tarihi handa bandırmalarımızı yedikten sonra burada közde pişirilmiş Türk kahvelerimizi içmek için durmak ister miydiniz?

Mimar değilim ama namıma gözlemci derseniz eğer, Ankara veya İstanbul kocaman kalpsiz bir robot gibidir. Onların bir kolu veya bacağı koptuğu zaman yerine hemen yenisini imal etmesi ya da hayatına kolsuz – bacaksız devam etmesi mümkündür. Ama canlı bir insan gibi olan tarihi kent Safranbolu’nun herhangi bir uzvu koptuğu zaman tüm şehir bunun acısını çekmektedir.

Şehrin sağlıklı bir şekilde yaşamını sürdürebilmesi için hayat damarlarından hangisi kopmuş ise acilen ameliyat edilmelidir.

Kanyonuna merdivenle iniş sağlanmış İncekaya Su Kemeri, aşağı indiğiniz zaman size bir dünya cenneti sunarak onca basamağı boşa arşınlamadığınızı gösteriyor. Aynı şekilde bir sürü basamak tepilerek varılan Bulak Mağarası yaz ve kış aynı derecede saklı tuttuğu havası ile misafirlerini kışın ısıtıp yazın serinletirken, yolunun pek berbat olması nedeniyle gelenleri bedbaht bir halde ağırlıyor.

80’li ve 90’lı yıllarda Safranbolu’yu gelip görmüş olan ama bizi görmek için tekrar şehrimize ayak basmış misafirlerimizden hep aynı şeyi duydum: Bu iki doğa güzelliğini ilk defa gördüklerini.

Mağara ve su kemerinin, yollarına ve çevre düzenlemelerine biraz daha bakım yapılarak tüm gezilerin rotasına eklenmesi gereken iki değer olduğunu düşünmekteyim.

Trekking için hazırlanan ve hizmete açılan onca yolun da daha fazla tanıtım ve turizm firması işbirliğiyle bu doğa sporunu yapan insanları çekmesi gerekmektedir.

Günde üç paket sigara içen bir hastanın baypas olduktan sonra sigarayı bırakması gibi, günde onlarca paket Çin malı ürün satan Eski Çarşı’nın da baypas olması gereklidir. ‘Satacak yerel malzeme bulamıyoruz’ diyen esnafı Eflâni’de dokuma tezgâhlarında üretilen Eflâni beziyle tanıştıralım. Aslında ben çoğunun tanışık olduğundan eminim. RAMSEY’e yaptığımız çağrıdan müspet ya da menfi bir cevap alamadık bari Safranbolu esnafına seslenelim. Eflâni bezinden dikilmiş bluz, etek, gömlek, elbise hatta abiyeleri görmelerini ve dikkate almalarını tavsiye edelim.

Çinlilerin Avrupa’da bulunan UNESCO miras listesinden başka bir şehri kendi ülkelerine birebir kopyalamalarıyla ilgili Sayın Aytekin Kuş’un bir yazısını okudum. Kopyalanacak kadar özellikli olduğunu düşündüğüm, ama misafirlerine eski yaşadıklarından bir iki anı, Münir Nurettin Selçuk’tan bir iki nağme de aktardığı zaman çok daha zenginleşeceğini umduğum Safranbolu’yu kopyalasalar da bir şey ifade etmez.

Neden?

Amerikalılar o yüksek egoları ve ‘dolar ile her şeyi satın alabilirim’ cilikleriyle Las Vegas’a dünyanın bütün gözde şehirlerinin ‘landmark’ dedikleri gözde binalarını kopyaladılar. Yine de herkes Eiffel Kulesi için Paris’e, Pizza Kulesi için İtalya’ya gitmiyor mu? Safranbolu’nun Çinliler tarafından kopyalanmış hali de ancak bize sattıkları uyduruk plastik oyuncaklar kadar uzun ömürlü olur, merak etmeyiniz.

Çünkü

Safranbolu’da her bir konağın, her bir restoranın, her bir aile işletmesi lokantanın ardında anne eli değmiş yemekler ve Türk misafirperverliğiyle demlenmiş tavşankanı çaylar mevcuttur, içmeden gitmeyiniz.

Tuğba Turan
13 Temmuz 2011, Safranbolu

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir